Ne Güzel Atlattı!

Duygu Can 11 Ekim 2022

Çiçeklerimizin can suyuydu… Elinin değdiği her toprak, her yeşil, her mavi coştukça çoşar, hayata varlıklarıyla gülümserlerdi. Her yeri yaşamla dolduran, kahkahaları ile adeta ölüyü dirilten teyzem, üzüm gözlü kızı Zümrüt’ü yaşatamadı. Zümrüt, 22 yaşında hayatını kaybetti. Karşılaştığım bu tezat benim gördüğüm ilk soygundu. Çığ düştü Zümrüt’ün bedenine. Hep çok mutluyum dediği o dağlarda, karın yumuşağına, güneşin gülümsemesine aldanıp çıkmışlar tırmanışa. Kuzenimin öldüğü, Lodos’un kalbimizde estiği o gün, teyzem yıldızlarından soyunmuş bir otel gibiydi.  Sönük, cansız, bitkin ve çaresiz… Bense kucağımda sıkı sıkı tuttuğum kuzenimin günlükleri ile ezber yapıyordum geceleri. Hayatımın sınavına hazırlanır gibi, sayfalara ‘gözyaşlarımı’ kusuyordum. Çocukluk, ergenlik derken hayatımızın en heyecanlı ve sorunlarımızın en iri başlı dönemlerinde birlikteydik. Onun ayak ucunda çoğu gece benim başım, benimkinde ise onun ayağı… Birbirimize, bedenlerimizin engelinden muaf bir çocukluk hediye etmiştik.

İşte o katran günlerin, ayların, yılların sayısı arttıkça teyzemin dizleri seccade ile sürtünmekten yorulmuş, pilli kalbinin sesi duyulmayacak kadar kısılmıştı. “Ne güzel tutundu yine de hayata, Oh ne güzel atlattı” diyorduk hepimiz. Oysa gündüzün telaşesi ışığı sönene kadardı! Peki ya geceleri? Gecelerini bilmiyorduk. Koltuk bazalarında sakladığı, atmaya kıyamadığı naylon poşetleri, yırtılmış atletleri, ayak görmemiş ama çürümüş patikleri bilmiyorduk. Aynı desenden elli tane eşarbı, annesinden kalma onlarca danteli sakladığını, bilgisayar disketinden, walkmene, teknolojinin her gelişiminde eskiyenleri karton kolilerde koruduğunu bilmiyorduk. Bakır sandığımız ama siyah renginden kaç yıllık olduğunu tahmin ettiğimiz tepsiler, dizi dizi tesbihler, kulpu kırık bardaklar, başı ezik oyuncak bebekler, makromeden gazetelikler ile aynı evde nefes aldığını bilmiyorduk. Kızının çifti kayıp çorabı dahil, her detayda eşyası, broşu, kolyesi, boncuk işlemeli gömleği ve daha nicelerinin dolaplarında gardiyan beklediğini bilmiyorduk. Kilerinin kapısını açtığımızda üzerimize uçan güvelerin, bilmem kaç yıldır oradaki erzaklarla kendilerine bir dünya kurduklarına daha önce hiç tanık olmamıştık. Duvarında asılı, her saat başı etkili bir gong sesiyle kendini gösteren o hüzünlü saat, kızının çeşit çeşit vesikalık fotoğrafı ile kapanmış, görmemiştik. Biz, ne de güzel atlattı kızının acısını diye düşünürken, teyzemin ellerinden geçmeyen o egzamaları görememiştik. Acısından tıkanan damarlarının artık onun bir bacak açıklığına fırsat vermediğini bilmiyorduk. Dua kitaplarında kaldığı yere, kızının el yazısı yazan kağıtları ayraç yaptığını, artık silinmiş hatıraların küllü kokusunun teyzeme garip bir haz verdiğini bilmiyorduk. Yorgundu ama biz ne zaman düşersek o yine bizi tutardı. Hali yoktu ama düdüklüde de hiç yemek yapmazdı. Ağır ağır, ince ince çözerdi bulmacaları. Bir kelimenin 10 anlamını ezberler, yük saymazdı kendine. Kamburu zaten göğe yakındı nasıl olsa. Biz bunları bilmiyorduk, görmüyorduk, işitmiyorduk!… Taa ki bu yaz onu da kaybedinceye kadar! Hiçbir şeyi yokken, öylece durup dururken susan kalbi, yorgunluğunu öyle bir atmış ki, yüzünde gülümseme bırakmış. Her vazifemizi tamamlayıp; teyzemin yokluğuyla evine girip gördüklerimiz bıçak oldu bedenimize. Sakladıkları, atamadıkları tutunduklarıymış. Bir insan düşünün ki en değerlisi kızını kaybetmiş ama hala kaybetme korkusundan saman sarısına bulanmış…

Topladık, dağıttık, aldık hatıralarımızı çıktık. Bize “Ne güzel atlattı” diye görünen hayat, teyzemin ruhuna düşen bir çığlıkmış anladık!

Yorum Yapın